Nedir?

Mucizeye Yolculuk





Mucizeye yolculuk, 4 yaşındaki kızlarıyla, 2 kıtada, 6 ay sürecek bir yolculuğa çıkmaya niyet eden şifacı bir ruh eşi çiftin öyküsüdür.

Biz Yuuka, Gökhan ve Maya. Hayattaki motivasyonumuz ve amacımız insanlara içlerinde uyumakta olan sevgiyi, gücü ve özgürlüğü uyandırmaları konusunda ilham olmak. Bunu sanırım yaşayarak yapıyoruz. Kalpten yaşıyoruz; yani kalpten – Ruh’dan - Yaratan’dan gelen arzuyu takip edip, onurlandırarak yaşıyoruz.
‘Mucizeye Yolculuk’ , onurlandırdığımız böylesine bir arzu.

Bir şey daha var…

Biz ‘Ses ile Şifa’ yöntemiyle çalışıyor ve enerjileri sese dönüştürüyoruz.
Mucizeye Yolculuk’un rotası yeryüzü çakraları olarak bilinen yüksek frekanslı enerji merkezlerinden geçecek. O mekanlardaki bilinç arındıran, şifalandıran, yükselten enerjileri, şamanik-evrensel yöntemlerle sese dönüştürüp, kaydedip, ses dosyalarını blog sayfamızdan yayınlayacağız. Böylece uzaklarınızdaki bu enerji alanlarının frekanslarını, kulağınızdan varlığınıza ulaştırmış olacağız.

Özetle yolculuğun amaç ve hedefleri:

+ İlham olarak bütüne hizmet etmek

+ Yolculuğun ilk günlerinde 4. Yaş gününü kutlayacağımız kızımız Maya’ya unutulmaz bir hediye olarak varlığın gücü, öz sevgi ve Yaratan'ın birliğini hissettirecek bir yolculuk deneyimi vermek.

+ Seyahat etmek, dünya güzelliklerini görmek, yeni insanlarla tanışmak, ruhani hatırlamalar yaşamak.

+ Yer yüzü çakralarında şaman davulu, Tibet çanakları ve insan sesini, şifa aktarmak niyetiyle seslendirerek, kayıtları blog sayfamızdan paylaşmak.

+ O yerlerin kendine has enerjilerini görseller ve yazılar ile blog sayfamızda paylaşmak.

+ Akıştaki hayatımızın öyküsünü bu yolculuk esnasında ve sonrasında kaleme almak; bir kitap yazmak.

+ Yolculuk dönüşünde, ‘Yeryüzü Çakraları ile Meditasyon’ adlı bir müzik albümünü uyanışa hizmet etmek niyetiyle yayımlamak.

+Yolculuk boyunca edineceğimiz deneyimler ile içsel yolculuğumuzda derinlik kazanmak.

============ 

Rotamız:

Japonya, Fuji Dağı (Ses ile sayfasına bakınız)
Brezilya, Abadiania ve Alto Paraiso
Bolivya, Uyuni ve Titicaca gölü
 Peru, Titicaca Gölü ve Machu Picchu
Mexico, Güneş Piramiti ve diğer Maya Tapınakları
K. Amerika, Arizona – Sedona
K. Amerika, Shasta Dağı

(Yolculuğun akışına teslim olduğumuzda aklımızı ve yolumuzu esnek tutarak, eksik ya da fazla, planımızdan farklı mekanlara gitmemiz kuvvetle muhtemel.)

=========

Yeryüzü çakraları hakkında daha fazla bilgi:

Ziyaret edeceğimiz alanların kimileri küçük çakra denilen enerji girdap (vortex) alanları, kimileri ise ana çakralar denilen daha yüksek frekanstaki alanlar. Eril ve ya dişil denilen; evrensel enerjiyi getiren yahut Dünya'nın kirli enerjisini emen alanlar.
(İnsan bedeninde yedisi ana çakra olmak üzere toplam ~72,000'den fazla çakra var. Aynı durum Dünya için'de geçerli.)
Bir Dünya çakrasında bulunmanın ve orada meditasyon yapmanın insan bilincinin frekansını yükselten, duygu ağırlıklarını serbest bırakan, ruhani ve fiziksel olarak şifalandıran etkileri olduğu bilinmekte.
Niyetimiz bu çakraların enerjilerini ve olumlu etkilerini ses frekanslarına yükleyerek insanlara ulaştırmak.
Şu ana dek pek çok kimse ve guruplara ses ile şifa aktardık. Bu misyonu yerine getirebilmemiz için gerekli anlayış ve deneyimi edindik. Sanki bütün hayatımız boyunca kendimizi bu yolculuğa hazırlamışız gibi hissediyoruz.


=============

Mucizeye Yolculuk için gerekli bütçenin oluşmasında evrensel yardımı davet ederek bir kitlesel fonlama başlatmıştık. Fonlama sona erdi. Toplam 5000 küsür dolar evrenin yardımına kanallık eden güzel kalpli insanlar tarafından bize iletildi. Şükran duyuyoruz.


Bütünün en yüksek hayrına olsun.

Ve öyle olsun…
Ve Öyle oldu…
Şükürler Olsun



~Hayat hikayemizi okumak isterseniz sayfayı inmeye devam edin lütfen~

=======


 Yuuka & Strong Wings Gökhan & Maya




 Yuuka

Japonya'da doğdum. Çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca en büyük çekincem ve sıkıntım anlaşılmamaktı; anlaşılmamak ve kabul görmemek. O his 18 yaşıma geldiğimde zirvedeydi. Ressam olmak istiyordum. Ailem maddi gayretleriyle beni bir sanat üniversitesine yazdırmıştı. Hayatım bu noktada üçüncü gözümün açılması ve kontrol edemediğim psişik yeteneklerim nedeni ile allak bullak oldu. Yollarda, bahçelerde, binalarda, umulmadık an ve yerlerde bedensiz varlıkların amaçsız ve kederli ve ürkütücü süzülüşlerini gördüm. Bunun mantıklı bir açıklamasını bilemediğim ve derdimi kimselere anlatamadığım için derin bir depresyona düştüm ve akıl sağlığımı tümüyle yitirmekten korktum.  Üniversitede derslere dikkatimi veremez oldum. Ailem, ne istediğini bilmeyen, yalnızca şımarıklık ve sorumsuzluk eden kızlarının kısıtlı maddi kaynaklarını sömürdüğünü düşündü. Anlaşılamıyordum.
Çare bulabilmek için bir psikologla görüştürdüler ise de sinirlerimi yatıştıracak bir kaç haptan başka bir şey  edinmedim.
Beni benden başka kimse kurtaramazdı. Part time bir kaç işte çalışarak biraz para topladım. Hurda denilebilecek bir bisiklet edindim. Sırt çantama bir kaç parça kıyafet ve bir uyku tulumu sığdırıp, sessiz sedasız ve habersizce evden ve okuldan ayrıldım. Belki bensiz daha mutlu olurlardı.
Hayatımın en zorlu yolculuğuydu. Güneye doğru sürdüm. Yağmur, çamur, açlık, depresyon; orman içlerinde kamp yaparak konaklamalar... Hiç umudum yoktu. Nereye gideceğimi, ölüp ölmeyeceğimi, hayatta kalırsam nasıl geçineceğimi bilmedim. Ressamlık yitip gitmekte olan bir hayaldi.
Sonra mucize beni bir kiliseye getirdi. Bu kilisenin rahibe annesi bana orada kalabileceğimi ve kilise temizliğinde gönüllü olarak çalışabileceğimi söyledi. Kaldım. Merhametli ve bilge bir kadındı. Bana dua etmeyi öğretti. Duanın şifa gücünü anlattı. Dua ile şifalandıran yemekler pişiriyordu. Onun sevgi dolu yemeklerinden yedim ve dua ettim. Sonra beni aileme dönmek konusunda ikna etti ve büyük kız kardeşim gelip beni oradan aldı.
Ailem çok korkmuş ve kızmıştı. Ben henüz sıkıntılarımı çözememiştim. Onlara yolculuklarıma devam edeceğimi ve düzelebilmemin tek yolunun bu olduğunu anlattım.
Kabul ettiler. Yine part time işlerde çalışarak para biriktirdim ve bu defa bir motorsiklet edindim. 
Sonra kuzeye doğru yola çıktım. Bisikletten daha kolay ama daha tehlikeliydi. Bir kaç kaza atlatıp, bir kaç defa yaralanarak kuzeyde bir otele vardım. Orada çalışıp daha büyük bir yolculuğun parasını biriktirdim. Ruhani arayışların favori ülkesi olan Hindistan'a gitmeye karar vermiştim.
Hindistan, Nepal ve Tayland'da tam bir yıl süreyle dolaştım ve cevaplar aradım. Karşıma çıkan ruhani yoldaşlar ve öğretmenler bana meditasyon yapmayı öğrettiler. Nepal'de yanlarında kaldığım Budist rahipler bana aklımı yitirmediğimi, psişik yeteneklerim olan duru görü ve duru duyu yeteneklerini yani ruhlar alemini görmek ve duymak yeteneklerini kontrol altına alarak hayırlı işler yapabileceğimi anlattılar. Artık karşılaştığım ruhlardan korkmuyor ya da onlara acımıyordum; onlara karşı herhangi bir his duymuyordum. Onların bir nedenle özlerine dönememiş, arafta sıkışmış ruhlar olduklarını öğrenmiştim. Özlerine dönebilmeleri için dua ettim ve ayrılışlarını izledim.
Aklım biraz daha düzene girmişti ama hala ressamlık hayali sona ermiş, hayatın kurbanı bir genç kızdım. - yani hissiyatım böyleydi-.
Ülkeme dönüp bir kaç işte çalışıp yine para biriktirdim ve bu defa Hawaii'ye gittim.
O ülkenin kuvvetle beni çağırdığını hissetmiştim. Doğru hissetmişim. Bir doğa tapınağında, adanın tanrıçası olan Pele'ye dua edip yardımını ve yol göstericiliğini davet ettiğimde bana cevap verdi.
"Sen bir ışık işçisisin. Uyuyan ruhlara, hastalara ve karanlık olanlara ışık getireceksin. Şimdi ülkene geri dön. Yolun tamamen açık."
Bu mesaj tüm varlığımda yankılandı. 24 yaşımdaydım. Geçmiş yaşam deneyimlerim flashbacler olarak geri dönüyordu. Bir kaç farklı hayat deneyiminde şaman, akupunkturist, şifacı kadın olmuş ve çoğunlukla toplumun dışında kalmış, bazen de farklılıklarım yüzünden cezalandırılmıştım. 
Kendimi olduğum gibi kabul edebilmem üç senemi daha aldı. Bu süre içinde pek çok ruhani toplantıya, seminere, eğitime katılıp, Reiki ve Reflexology öğrenmiştim. Bir masaj evinde tam zamanlı olarak çalışıyordum. Bir taraftan da ifade edilememiş yaratıcı enerjiyi ortaya çıkarabilmenin yollarını arıyordum. Bir kaç müzik gurubuna solist olarak katıldım. Partilerde ve etkinliklerde şarkı söyleyip dans ettim. Ancak sesim de dansım da sanki bu dünyaya ait değildi ve bazı insanların yargılayan, anlamlandıramayan gözlerini üstümde hissediyordum. Söylediğim şarkıların sözleri de Japonca ve ya bilinen her hangi bir dilden değildi.  Yani anlaşılmama, kabul görmeme ve yalnızlık hisleri peşimi henüz bırakmamıştı.

Kendimi ruhani dönüşüme adadım ve disiplinle kendi üstümde, içimde çalıştım.
27 yaşımdaydım. Arkadaş ortamında verdiğim ruhani tavsiyeler ile yardım görmüş ve hatta fiziksel hastalıkları ve ağrıları enerji dokunuşlarımla şifalanmış dostlarım kulaktan kulağa benden bahsetmeye başlamıştı ve söz aldı başını gitti. Benden yardım almaya gelen kimseler bana para vermeye başladılar. Böyle kendilerini daha iyi hissettiklerini söylüyorlardı. Tanımadığım insanlar; kimileri çok uzaklardan gelip beni buluyor ve benden şifa seansı istiyordu. Tokyo'nun merkezi bir bölgesinde bir ev kiraladım ve uzun bir süre şifa seanslarıyla yoğun olarak meşgul oldum.
Verdiğim her şifa seansı sonunda kendimi biraz daha kabul ettim ve öz güvenim oturuştu. Ben garip biri değildim. Bu yaşam benim normalimdi.
Arada sırada Hindistan'a bir kaç aylığına eğitim gezileri yaparak Yoga öğretmeni oldum.
Daha önce garip karşılanan dans ve seslerimi sergilemem için artık davetler alıyordum. Beni tamamen anlayan ve dansın ve sesin enerjisiyle şifalanan insanlarla çevrilmiştim. Artık resim yapıyordum; meleklerin, rehber ruhların, ilahi ışığın tüm tonlarının resimlerini...
Ailemle ilişkilerim şifalanmıştı. Onlar da beni olduğum gibi kabul edip seviyorlardı. Kendime karşı tutumum değiştiğinde dünyanın bana karşı olan tutumu da değişmişti.
37 yaşıma gelmiştim. Son yıllarda içime kuvvetle doğan bir hissi takip ederek İngilizce öğrenmiştim. O ses ruh eşimin bir Batılı olduğunu ve Hindistan'da karşılaşacağımızı söylüyordu.
15 ocak 2012 Pazar sabahı, Hindistan'ın Pushkar isimli şirin bir kasabasında, sabah kahvaltısını etmek için bir meyvesuyu dükkanının önünde durdum. Onu gördüm. Enerjisi perileri andırıyordu. Başını kahvaltısından kaldırarak yüzüme baktı ve gülümsedi.
















Strong Wings Gökhan



24 Eylül 1979' da İstanbul'da doğdum.

Çocukluğum ve gençliğimin bir bölümü iyi bir öğrenci olma çabası ile harıl harıl ezber yaparak geçti. Matematik ezberlendi, tarih ezberlendi, coğrafya ezberlendi, din bilgisi ezberlendi, vatanseverlik ezberlendi. Hayat bir yarıştı,  ve ben birinci olmalıydım. Bu kabul görmenin ve takdir edilmenin dünya kanunuydu sanki. Ezberledim, yedim, yuttum.
Bu anlayışım Kurt Cobain'i dinleyene kadar böyleydi. (1993)

Sonra aldım gitarımı çıktım Taksim'e. Asi olmak istedim, farklı ve özgür olmak istedim. Sigara ve bira içtim. Kendimi, kaybedenler kulübünün en bahtsız bedevisi olarak görüyordum. Karşılığı olmayan platonik sevgiler, melankoli, boynu bükük yürümeler, death metal dinleyip boynu kopana dek headbang yapmalar,  siyah tişört, kot ve asker postalı giymek...Işık uzak bir umuttu. Ben herkesin bende gördüğü ışığı kendimde göremiyordum. Annem başta olmak üzere herkes benim yumuşak başlı, yumuşak huylu, güzel bir insan olduğumu söylüyordu; oysa bunlar benim acı çekişimin sebebiydi sanki...

 Kız arkadaşımın terk etmesi ile uyanıp, 'sen beni bırakıyorsan ben de izini bulamayacağın kadar uzaklara giderim' mantığıyla, gazete ilanında gördüğüm bir Kıbrıs okulunun denizcilik fakültesi ilanına, 'İşte bu, Kaptan olacağım' diye baktım. Bu, hayatımın önemli bir dönüm noktası oldu.

Beyaz ve siyah üniformalar içinde geçirdiğim beş sene üniversite, bir sene staj deneyimi, ezberlenmiş pek çok yeni bilgi, verilmiş pek çok sınav, alınmış pek çok hak, diploma, sertifika, pasaport ve yetki 'den sonra, büyük bir firmanın uluslararası çalışan yük gemilerinde zabitan (4. kaptan) olarak işe başladım.
Özgürlüğüm, içine girdiğim yeni düzen ile kontrol altına alınmıştı.Önce okul hayatı sonra da gemi hayatı disiplinli olmamı gerektirmişti. Kamaram, bolca içtiğim ve özgürlük hayalleri kurduğum emniyetli alanımdı. Hayatımın amacı neydi?



Gemilerde karşılaştığım egoist, kontrol tutkunu, asker disiplinli insanların hedef tahtası oldum. Kavga etmek zorunda bırakıldım, daha doğrusu kendimi savunmak zorunda kaldım.
Gemi hayatının deneyimleyebildiğim tek bir güzel tarafı vardı; doğaya en vahşi, en saf, en büyülü halleriyle tanıklık etmek. Yıldızlı gecelerin sonsuz derinliği, gün doğumları ve batımlarının rüya vari görüntüleri, okyanusların büyüklüğü, tayfundaki kaos, dalgaların gücü, göçmen kuşların merakı, yunusların dostluğu, balinaların özgürlüğü… 
Balinaların özgürlüğü…
Bu romantizm bir balinanın ölümüne sebep olduğum gün sona erdi. 1. Kaptanla birlikte, su üstüne çıkmış, üstümüze doğru gelmekte olan iki balina gördük. Güzellikleriyle öyle büyülenmiştik ki, gemimizle çarpışabileceklerini düşünemedik. Öyle kala kaldık. Önce derin bir ‘Güm’ sesi, sonra gemi boyunca su üstüne çıkan kan.
Hayatı sorgulamaya başladım. ‘Biz balıkların ve okyanusların evinde insan gücü ve kontrolünün sembolü, metal makinalara binmiş saygısız varlıklar; dünyanın kanını emen büyük bir firmanın günde 1 doların altına çalıştırdığı çocukların çıkardığı maden yükünü fakir bir ülkeden resmen çalar gibi alıp, denizleri kirleterek dünyanın öbür ucunda kesilen ormanların yerine yeni demir makinalar inşa edilsin diye taşıyoruz.
‘Üstelik bir balina katiliyim’

Çok ayrılmak istedim bu işten. Kendimi iki yüzlü hissettim. İçimdeki hipi ve dünya sever ile çelişen bir işi yapıyordum.

Aynaların kırıldığı, ve ben kimim sorusunun yükseldiği bir dönemde, gemideyken, Kıbrıslı bir dostumdan e-mail aldım. Kıbrıs’a geldiğim zaman beni tanıştırmak istediği özel bir insandan bahsetti. Tony Night Eagle, Güney Kıbrıs doğumlu ve bir Kuzey Kıbrıs üniversitesinde öğretmenlik yapıyordu. Atalarının izini sürerek Amerika’ya ve Cherokee büyüklerine ulaşmış, o yaşa kadar gelişmiş olan faşist kimliğini bırakmış ve onlardan özü ve ataları hakkında derin bilgiler dinlemiş. Ruhunun şaman tarafı yeniden doğmuş, uyanmış, hatırlamış. Cherokee kabilelerinin bilge yaşlıları kendisine  ‘İnsanlığın büyük uyanışında roller oynayacağı kehanet edilmiş olan Rainbow Warriors – Gökkuşağı savaşçılarının barışçı ruhlarını bulmak, onlara hakkettikleri ruhani ismi vererek uyanışlarında ışık yakmak’ görevi verilmiş.
Yolum böylece Tony ile kesişmiş oldu. Kıbrıs, Beş Parmak Dağları’nın yüksek bir köşesinde, kartal tüyüyle üstüme doğru yanan adaçayının dumanını süpürürken, ve ben ayaklarım dünyaya basmakta ama bilincim başka boyutlarda dolaşırken, kulağıma tekrar tekrar fısıldadı.
‘Strong winds for the Strong Wings’…
‘Güçlü kanatlar için güçlü rüzgarlar’…
Sonra bilincim yavaş yavaş olduğum yere dönerken kulağıma ne fısıldadığını anlamaya başladım.
‘Your name is Strong Wings’
‘İsmin Güçlü Kanatlar’
 Tüm varlığımı sarsıp kendine getiren bu güçlü deneyim ve pek çok soru işaretiyle beni uğurladı.
‘Bulacaksın’ dedi.
Hayatımın bir dönüm noktasından, bir mucizesinden daha geçmiştim.

Takip eden deniz yaşantıma bu sorularla derinlik katılmıştı. “Ben kimim; hayatımın amacı ne; neden Strong Wings; dünyanın daha iyi bir yer olması için ben ne yapabilirim; varlığımı tatmin etmeyen bu işten nasıl ayrılacağım?”

Sonra can sıkıntısının ortasından bir hikaye doğmaya başladı kaleme aldığım. Hikayenin adı ‘Gaak ve Baap’ oldu. Karga sesi gibi ‘Gaak’ ve korna sesi gibi ‘Baap’.

Gaak, hikayenin erkek kahramanı, rüya içinde rüya gören , illüzyon içinde illüzyon yaşayan ve benim gemi kamaramda kendi kendime sormakta olduğum derin soruları sorarak, ruh eşini aradığı bir yolculuğu yapıyordu. Kısa özetiyle, sırt çantalı yolcunun yolu İran’dan, Tar Çölün’den ve Hindistan’dan geçiyordu ve rüya alemi gibi ama gerçekliğinden şüphe duymadığı bir alemde Baap’ın öz haliyle karşılaşıyordu. Baap Japon kimonosu giymiş, sihirli bir flüt çalarak kendisini şifalandırıyor ve sonra verdiği derin ruhani bilgilerle Gaak’ın özünü bulmasına rehberlik ediyordu. Gaak ve Baap fiziksel alemde de buluşup evlenmiş ve Maya isminde de bir kız çocukları olmuş. Bu özsel ve fiziksel birliktelik ikisinin de içlerindeki yaratıcıyı bulmalarına, bilinçlerini yükseltmelerine olanak vermişti.

Bu hikayeyi beş ay boyunca gece gündüz, kimi zaman uykumdan uyanarak gördüğüm rüyaların yol gösterici ışığında, kimi zaman çılgınca ağlayarak ya da gülerek yazdım. Bir roman halini aldı. Okuyanlara ruh eşlerini aramaları ve bulmaları için ilham vermesini dileyerek kendi maddi girişimimle 1000 tane bastırdım. Bir kısmı kitapçılarda satıldı, büyük kısmını da Taksim’de, elden ve ücretsiz dağıttım.




Sonra son gemime çıktım. Sigarayı bir gecede bıraktım. İçki o gemide kalacağım son güne kadar devam etti. Son gemi dokuzuncu gemiydi; denizdeki dokuzuncu senemdi.
9 rakamı, bir toparlanmanın ve tamamlanmanın işaretiydi.
Artık ne istediğimi biliyordum. Son gemimde topladığım parayla birlikte yola çıkacaktım. Sırt çantamı takıp, İran’dan, Tar Çölün’den ve Hindistan’dan geçerken ruh eşimi arayacaktım.
İşten ayrıldığımı duyurmayacaktım ve hayatımı değiştiren bir mucize yaşanmayacak olursa gemiye geri dönecektim. Tabii ki bütün umudum o mucizeyi yaşamaktı.

Son gemimden ayrıldıktan sonra bir dağ evinde kalarak bir süre yolculuğu ve geleceği düşündüm. Tarih 11.11.2011 de ıssız bir Ege kumsalında kamp yapıp, dua ettim.
Yaratan’a yalvardım : “ Yaratanım lütfen bana bir mucize ver. Özümü arıyorum, hayat amacımı arıyorum, ruh eşimi arıyorum. Lütfen bana yol göster.”

Sonra yola çıktım. Otostopla, trenlerle, otobüslerle Türkiye’yi geçip, sınır kapısından İran’a girdim. İç sesim öyle kuvvetlenmiştiki… An ve an ne yapmam gerektiğini, hangi yöne yürüyeceğimi, hangi araca binip hangisine binmeyeceğimi, duracağımı ya da devam edeceğimi içsel bir ses olarak, özümün sesi olarak algılayıp yerine getiriyordum. Anda yaşıyordum, anda kararlar alıyordum. Her şey andaydı. Doğru anda, doğru yerde olduğumu hissettiren fiziksel işaretler çıkıyordu karşıma.


Tar çölünde de bulundum ve Hindistan’ın birkaç kasabasından geçtim. Her sabah ada çayı yakarak kendimi temizliyor ve aynı duayı ediyordum. “Yaratanım, lütfen bana yol göster.”

15 Ocak Pazar, yolculuğumun 46. Sabahında, meyve salatası ile kahvaltımı ederken oturduğum masanın önünde durarak güneşimi kesen uzun boylu kadının yüzüne baktım gülümseyerek. 33 yaşımdaydım.
Hayatımı 180 derece değiştirecek, beklediğim ve aradığım mucizeyi yaşamaktaydım. O anda bunun farkında değildim.



Yuuka tanışıklığımızın ilk günlerinde, Baap’ın Gaak’a yaptığı gibi, beni derin ruhani bilgileri aktararak uyandırdı. Bir ömür boyu o bilgileri duymak için beklemiştim;  özümün renkleri, geçmiş yaşam deneyimlerim, hayatımı ağır hissettiren bilinçaltı yüklerim…Tıpkı kitaptaki gibi sihirli flütünü çalarak şifalandırdı.




Bir haftalık yoldaşlığımız sonunda, bana on günlük Vipassana Metitasyonuna katılmamı tavsiye etti. Hemen kabul ettim ve uzak bir şehir olan Rishikesh-Dehradun’a , bu kursu almak için gittim. Anlaşmamız kurs bitiminde yeniden buluşmak üzerineydi.

On gün boyunca günde dokuz saat meditasyon yapılan, konuşmanın ve göz temasının yasak olduğu bu sessizlik inzivası ruhumun üstünde derin temizlikler yarattı.
Aklım berraklaşmıştı. Artık daha temiz görebiliyordum her şeyi.

Vipassana meditasyonu sonunda tanıştığım iki dostla birlikte ‘Last chance guest house’ yani ‘Son şans misafirhanesi’ isimli bir pansiyona yerleştik. O dostlara ‘Gaak ve Baap’ ı anlatırken, hikaye de buluşan bu çiftin aslında ‘Gökhan ve Yuuka’ olduğunu hissederek tüylerim diken diken oldu. Dostlarımın da bunun anlamlı ve planlanmış bir ruhani buluşma olduğunu söylemesi ve pansiyonun isminin 'Son Şans' olduğunun bilincinin balyoz gibi çarpması sonunda mutlulukla bir titreme ve ağlama aldı beni. Bu mutluluğu bütün gece boyu düşünülen-hissedilen endişeler takip etti. Yuuka ertesi gün gelecekti. Ona bunu nasıl anlatacaktım? Bu çok hayalperest ve garip karşılanabilir miydi? Peki ya evet derse, evet evlenelim derse, ben ne iş yaparım, ailemi bırakıp nerelere ve nasıl giderim, nasıl başka bir hayat kurarım(?)...



Yuuka’nın geldiği ilk gün, bir Tibet dükkanından Tibet singing bowl – Tibet çanağı satın aldık.

Ganj nehri kenarında oturduk ve çıkarttığımız hiçbir dile ait olmayan sesler ile çanakların sesine katılarak kendimizden geçtik. Bu şarkı söylemek miydi? Neydi?
Tüylerim diken dikendi ve gözlerim yaşarmıştı.

Bittiğinde Yuuka: ‘Kanatların çıktı’ dedi. Bu bilgiyi nasıl karşılayacağımı bilemediğim ve gerçek anlamda fiziksel kanatlar görmediğim için, bir çeşit espiri sandım.



YUUKA: Ses ile şifayı daha önce başka şifacılarla ve müzisyenlerle yapmayı denemiş ama o ana dek kimseyle böylesine bir sessel ve özsel bütünlenme yaşamamıştım. Seslerimiz uyum içinde birbirine eridiğinde yüksek frekanslı ilahi ışıklar üstümüze ve Ganj nehrine inmeye başladı; kutsanıyorduk. Aradığım kişinin o olduğuna dair şüphem kalmamıştı. Onun aurasında (ruh bedeninde) kanatlar açıldığını gördüm.

Gökhan: O akşam ilk kez el ele tutuştuk. Ayaklarımız ganj nehrine değerken, birbirimize karıştık. O bendi ve ben o; dağlar ve nehir, insanlar ve ağaçlar, yıldızlar ve tüm evren… Herşey birdi. Hayatımda ilk kez hissettiğim bu tamamlanma hissi bana dualarımın kabul olduğunu söylüyordu.

Ertesi gün, 6 mart 2012, Yuuka’nın Hindistan’daki son günü olacaktı. Biz çok şey hissetmiş ama hiç bir şey konuşmamıştık.

O sabah erkenden uyandım ve ‘Son şans misafirhanesi’nin’ bahçesinde gitarımla bir beste yaptım. Sözler aktı. Bu şarkı bir evlenme teklifiydi.
2 ay önce tanışmıştık ve toplam birlikte geçirdiğimiz zaman 20 günden fazla değildi.
Endişelerim son kez uğradılar. Kolaylıkla savuşturdum onları.

Yuuka’yı elinden tutup, Beatles Ashram olarak bilinen, ormanın yuttuğu bir dizi terkedilmiş binaya götürdüm ve çatısına çıkardım. Bu daha önce oturduğumuz ve Sirius Yıldız Gemisi adını taktığımız bir kubbeydi. Kubbenin içine oturduk ve ona şarkıyı çaldım.



Bir cevaba ihtiyaç duymuyordum, O da cevap verme ihtiyacı içinde değildi. Biz o anda zaten evli hissediyorduk. Dışarı çıkıp kubbenin gölgesinde oturarak gökyüzüne baktık. Karanlık bulutlar vardı yağmur taşıyan; aralandı ve üstümüze güneşin ışığı dar bir huzme olarak indi. Sonra yüzlerce kargadan oluşan bir karga ailesi gelip üzerimizde döndüler ve gakladılar. Doğa ve ruhları evliliğimizi kutluyorlardı.

O gün Yuuka ülkesine döndü ve ben yolculuğuma devam ettim. Geriye arayacak ne kalmıştı?

Bunu anlayabilmek için on günlük Vipassana meditasyon inzivasına bir kere daha gittim. Her meditasyondan önce şu duayı tekrar ettim.
“Yaratanım dünyanın gidişatını değiştirmek için ne yapabilirim. Yapabileceğim bir hizmet var mı? Ne yapmamı istiyorsun?”

“Yola devam et” dendiğini hissettim.

İnzivadan sonra gittiğim Varanasi şehrinde yine bir gün batımında ve yine Ganj nehri kenarında, ama bu defa tek başıma, Tibet çanağı çaldım ve nereden doğduğunu anlamadığım melodi ve seslerin varlığımdan taşmasına izin verdim.

Bittiğinde, 40’larında, temiz yüzlü, beyaz tenli bir adam durdu yanımda. Bana ne yaptığımı bilip bilmediğimi sordu. Söylediğine göre yüksek frekanslı bir enerji ve ruhlar çekiliyordu sese doğru. Niyetimin iyi olduğunu ama yapmakta olduğum şeyle ilgili bilgim olmadığını söyledim ona. Bu Ukrayna’lı adam uzun zamandır şifacı olduğunu ve duru görüye sahip olduğunu söyledi. Bana ışık varlıklarından enerji kanalize etmeyi öğrenmeyi isteyip istemeyeceğimi sordu. İsteğim üzerine, altın ışık, melek enerjileri ve ya Reiki inisiyasyonu verecekti. Karşılığında ise gönlümden gelen bir miktarda bağışta bulunup onun yolculuğuna maddi destekte bulunacaktım.
4 gün, pek çok saat boyu buluştuk ve bana enerjilere kanallığı anlattı, son günde ise isteğim üzerine Melek Enerjilerine inisiyasyonumu gerçekleştirdi.

Böylece Hindistan’a geliş amaçlarımın her biri yerini bulmuştu.

Türkiye’ye döndüğümde aileme işimden ayrıldığımı ve bir süre için yeni hayatımı inşa etmek üzere ülkeden ayrılacağımı söyledim. 

Kuzey Kıbrıs – Beş Parmak Dağları’na, ‘Strong Wings’ isminin takıldığı yüksek kayaya gittim. Bir ateş çukuru açtım; bütün diplomalarımı, sertifikalarımı, denizci pasaportlarımı, eski günlüklerimi, kimi fotoğrafları ve hatıra defterlerini içine attım. Kuvvetli bir rüzgar esiyordu.
‘Kuvvetli kanatlar için kuvvetli rüzgarlar’’Strong winds for the Strong Wings’...
Ateşi yaktım ve sonra etrafında uluyarak, neşeli ve çılgın kahkahalar atarak dans ettim.
‘Ben bunların hiçbiri değilim’ dedim. Sanki o güne kadar ezberime sıkıştırdığım her şeyin ağırlığı üstümden kalkmıştı. Öyle hafiflemiştim ki sanki ayaklarım yere değmiyordu.




Cebimdeki son parayla Japonya’ya uçtum.

Yuuka ve ailesi beni sarıp sarmaladılar.

Psişik yeteneklerimi ve ses ile şifayı nasıl kullanacağımı öğrendim. Yuuka ile birlikte şifa seanslarına katılarak unutulmuş yetenekleri ve güçleri aktive ettim.
Pek çok hayat boyu özü aramış bir varlık olduğumu anladım ve kabul ettim. Özü arayanlarla yolum kesişti; özümden gelen bilgiyi paylaştım.



Sonra Yuuka’nın hamile olduğunu anladık. Bu her an olabileceğini bildiğimiz kutlu bir haberdi.



Maya

Maya'nın beni ilk kez, 'Gaak ve Baap' ı yazarken ziyaret ettiğine ve bana ilham olan bir enerji verdiğine inanıyorum. O benim ilham perim.

Yuuka'nın hamileliğinden önce Maya'nın enerjisini hissetmeye başlamıştık. O enerji bize evde ve doğal olarak doğmak istediği mesajını verdi. Gerekli araştırma, çalışma ve hazırlığı yapmak için bol zamanımız oldu. Doğum günü geldiğinde, onu Japonya'daki evimizin Şifa odasında bekliyorduk. Odayı mum ışıkları aydınlatıyordu. Yunus seslerinden oluşan bir Reiki albümü çalıyordu. Sabah 04:55'de Maya ellerime düştü. Sanki zaman donmuştu. Bu çok büyüleyici bir andı. Boynuna dolanan göbek bağını serbest bıraktım, ağzını burnunu emerek doğum sıvılarını çıkarttım. İlk kez nefes aldı ve titrek kısa bir ağlamadan sonra gözlerini açtı. Ellerini havaya uzattı ve yakaladığı ilk şey sakalım oldu.  Sonra onu annesinin üstüne bıraktım.  İçgüdüsüyle memeyi buldu ve emdi. Odadaki enerji çok yüksekti. Kurtlar ve kuşlar gibiydik. Çıplak ve özgür.






Maya doğduğu andan beri şifa ve yüksek enerjilerin içinde. Ruhani, sporcu, yaratıcı ve hassas. Kuvvetli bir irade ve merhametli bir kalbe sahip. Sınırları olmayan evrensel bir dünya vatandaşı.
Şarkı söylemeyi ve dans etmeyi çok seviyor.


3 senelik hayat deneyiminde pek çok şifa seansı ve yolculuk gördü. Biz bir yerde uzun süre kalmayan, yolculuk ederek yaşayan, kaplumbağa misali evini sırtında taşıyan bir aileyiz. Maya gezmeyi ve yeni insanlarla arkadaşlık etmeyi seviyor. Yetişkinlerle iletişimi çok iyi olmakla birlikte, seçici.









(Ailelerimiz ve biz - koşulsuz sevgi ve kabul.)


==========




Journey to miracle - Mucizeye yolculuk


Hayatımızın her anı mucize, hayatımızın her anı bir yolculuk.
Mucizeye yolculuk öze dönüş yolculuğudur.

No comments:

Post a Comment

Note: only a member of this blog may post a comment.